Editörün Seçtikleri

Yunanistan’da Türkler için cunta dönemi bitmedi…

Türklere dönük tüm politik girişimler ve uygulama dikkate alındığında Türk kimliğini eritme ve “Müslüman Yunan” kimliği tanımlamasına uygun bir şekillendirme çabası görülüyor. Aynı zamanda Yunanistan’ı bağlayan uluslararası antlaşmaları hükümsüz kılıp azınlık haklarının Yunan devletince tanımlanması ve belirlenmesi girişimi de söz konusu.

Yunanistan’da Türk azınlık okullarının kapatılması ve Türk Vakıflarına ait arazilerin satılması, ciddi problem olma aşamasını çoktan geçti. Her iki sorun da Yunanistan’daki Türk varlığını ve kimliğini tehdit ediyor.

Türk azınlık okullarının yüzde 60’ı Vakıflara ait. Bu da eğitim sorunları ile Türk Vakıflarının arasındaki bağın dikkate alınmasını gerektiriyor. 2019-2020 öğretim yılı başlamasından hemen önce altı Türk Azınlık Okulu daha kapatıldı.

Diğer bazı okullarda da sınıf sayısı azaltıldı. Son sekiz yılda kapatılan Türk Okulu sayısı 65’e ulaştı. Öte yandan Türk okullarına yönelik müfredatta tarih ve coğrafya ders kitapları bulunmuyor. Türkçe ders sayısı da aşama aşama azaltılıyor.

Okulların kapatılmasının mazereti öğrenci sayısının az olması olunca düzenleme makul gibi görünüyor. Ama durum tam öyle değil. Türklere dönük tüm politik girişimler ve uygulama dikkate alındığında Türk kimliğini eritme ve “Müslüman Yunan” kimliği tanımlamasına uygun bir şekillendirme çabası görülüyor. Aynı zamanda Yunanistan’ı bağlayan uluslararası antlaşmaları hükümsüz kılıp azınlık haklarının Yunan devletince tanımlanması ve belirlenmesi girişimi de söz konusu.

Türk Azınlık Okullarının kapatılması, Türk kimliğinin ve azınlık haklarının Yunanistan tarafından yeniden şekillendirilmesi projesinin bir parçası. Azınlık okulları, Yunan müfredatına uygun olarak iki dilli hazırlanan kitaplarla Türkçe dilinde eğitim alınan ama Yunanca da öğrenilen okullardır. Azınlık okulları kapandıkça çocuklar Yunan devlet okuluna gitmek zorunda kalıyor. Devlet okulunda, seçmeliler arasında dahi Türkçe dersi yok. Ayrıca burada özellikle tarih derslerinde Türklerin “öteki”, düşman, barbar ve kötü gösterildiği ders kitapları kullanılıyor. Okullar kapatıldıkça en yakın yerdeki azınlık okuluna ulaşımın güçlüğü, çocuklar için devlet okulunu zorunlu kılıyor. Yani gerçekte okula giden öğrenci sayısı azalmıyor; Yunan devlet okullarına gönderilen çocuk sayısı artıyor.

Türk Okullarının Yetersiz Bırakılması

Türk okulları öğrenci sayısının yetersizliği gerekçesiyle kapatılıyor. Ama bir tarafta da binanın yetersiz gelmesi nedeniyle öğrencisi teneffüse sırayla çıkan, sıkışıklıktan bodrumlarda sınıf açılan, vardiyalı eğitime mecbur kalındığı için akşam saatine kadar eğitimin sürdüğü okullar var. İskeçe’deki Muzaffer Salihoğlu Azınlık Lisesi ya da yine bina kapasitesi yetersiz kaldığı ifade edilen Gümülcine’deki Celal Bayar Azınlık Ortaokul ve Lisesi bu okullardan. Dolayısıyla açık olan okullar da sorunsuz eğitim veremiyor. Çünkü tadilat izni, derslik eklenmesi izni verilmiyor.

Öte yandan Türk okullarında müfredatın geliştirilmesine, günün koşullarıyla uyumlaştırılmasına müsaade edilmiyor. Türkiye’den güncel kitap getirmek mümkün değil; Yunan devletinin ilgili kurumlarından tarih ve coğrafya kitabı istendiğinde ise “Bu dersler zaten çok da önemli değil” yanıtının alındığı basına yansıyor. Yunanistan kitap ve araç gereç eksiğini karşılamıyor; Türkiye’nin bu eksiği gidermesine de izin vermiyor.

Türkiye’den öğretmen getirmek de mümkün değil; Türkiye’de eğitim almış azınlık mensubu Türklerin öğretmenliğini de kabul etmiyor –fark dersleri verdikten sonra İngilizce derslerinde sözleşmeli olarak görev alabiliyorlar- ve Yunan devleti kendi açtığı iki yıllık okuldan öğretmenleri görevlendiriyor. Onlar da uzak köylere gitmek istemiyor. Türkçe ders sayısı azalıyor, derslerin içi boşaltılıyor. Bu koşullar da çocukların devlet okuluna yönlendirilmesindeki bir başka etken oluyor.

Aslında bunların tamamı sistematik olarak azınlık okullarının eğitim seviyesinin yetersiz kalmasına da sebep oluyor. Azınlık okulları, eksik ve güncellenmeyen müfredat, öğretmen yetersizliği, ders araç gereçlerinin yokluğu nedeniyle üniversiteye devam edecek çocuklar için yeterli eğitimi veremiyor. Azınlığın ileri gelenleri, seçkinleri, aydınları çocuklarını devlet okullarına göndermeyi ya da belki Türkiye’deki okullara yönlendirmeyi tercih ediyorlar.

Azınlık okulunda kalmak isteyenler ise gün be gün sayıları azaldığı gerekçesiyle okulları kapanınca ya devlet okuluna devam etmek ya da taşımalı eğitimle evine en yakın yerdeki azınlık okuluna gitmek zorunda kalıyor.

Eğitim alanındaki sorunlara, zorunlu anaokulu aşamasında, iki dilli eğitim imkanı sağlanmadığı için çocukların anadilinden tamamen koparılmasını da eklemek gerekir.

Herhangi bir azınlıktan bahsetmiyoruz. Bir dizi uluslararası anlaşma ile hakları güvence altına alınmış ve kendilerine sağlam bir hukuki zemin oluşturulmuş Yunanistan Türklerinden bahsediyoruz. Bu hukuk düzeninin Yunanistan’daki Türklerin eğitimi ile ilgili getirdiği kolaylık ve haklar, bahsettiğimiz uygulamayla uyuşmuyor.

Haddizatında öğrenci sayısının azlığı Yunan devletini ilgilendirmemeli. Böyle bir gerekçeyle okulu kapatma kararı okulun encümen heyetinden çıkmalı. Zira Türk Okullarındaki Türk öğretmenlerin ve diğer çalışanların maaşları, okulun giderleri, Türk öğrencilerin velilerince ve illerdeki Türk azınlığın vakıflarından elde edilen gelirle karşılanır. Zaten mesele bir yandan da Türk Vakıfları; vakıfların mülkleri, gelirleri ve en çok da vakıfların idaresiyle ilgili.

Türk Vakıf Malları

Vakıflara ait mal ve taşınmazlardan sağlanan gelir, Batı Trakya Türklerinin öncelikle din ve eğitim ihtiyaçlarının temel kaynağını oluşturur. Bu özelliği ile vakıflar, Türklerin kamusal ekonomik kaynağıdır. Yunanistan’ın vermediği, veremediği kamu hizmetini sağlar.

Ama Yunanistan’da Türkler vakıf mallarına sahip çıkabiliyor mu? Türk Vakıf malları satılıyor, bağışlanıyor, kamulaştırılıyor. En son Kos İslam Vakfına ait İstanköy (Kos) Adası’ndaki 34 dönümlük arazi, 181 bin Euro karşılığında Haziran 2019’da bir turizm şirketine satıldı. Çoğu boş arazi olan 70’ten fazla mülkün bu şekilde satılarak gelirinin belediyeye aktarıldığı bildiriliyor.

Vakfın malları satılıyor ama tadilata ihtiyaç duyduğu için kapalı tutulan Defterdar ve Germe Camiine para aktarılmıyor. Rodos ve İstanköy’deki Türk çocukların eğitim görebileceği okullar ise 1972’de kapatıldı ve bir daha açılamadı. Hâlbuki Vakıfların öncelikli kuruluş nedeni zaten okullar ve camiler.

Satış ve bağışlar, Kos Vakıf Malları İdaresi onayıyla gerçekleştiriliyor. Sorun şu ki vakıfların idaresinde görev alanlar, Türkler tarafından seçilmesi gerekirken Yunanistan tarafından atanan isimlerden oluşuyor. Rodos’ta da neredeyse vakıf malı kalmadı. Batı Trakya’da da vakıf idarecileri yine atanıyor, Vakıfların gelir getiren gayrimenkulleri de yine yüksek oranda vergiye tabi.

Yunanistan’daki Türklere ait vakıf mallarının satılması, el değiştirmesi ile ilgili konunun hukuka aykırılığını, vakıf idarecilerinin atama usulüyle göreve getirilmesi oluşturuyor. Bu da kamu yararı gözetilerek yapılabilecek bir kamulaştırma işlemini dahi sakatlar.

Bir hukuki işlemin doğabilmesi için öngörülen ve kurucu nitelikte olan emredici hükümlere aykırılık halinde, bu aykırılık işlemin unsurlarında eksikliğe yol açar ve hukuken “yokluk” dediğimiz durum söz konusu olur. Yok, sayılan işlem, şeklen dahi meydana gelmemiştir.

Yani örneğin vakıf malı -aslında bağışlanmaz ama- belediyeye bağışlanacaksa bu kararı alan Vakıf İdaresi’nin atanmış değil, kendi hukukuna uygun şekilde seçilmiş kişilerden oluşması gerekir. Devlet kamulaştırma yapacaksa muhatabı olan Vakıf İdaresi’nin hukuka uygun şekilde yani seçimle oluşması gerekir. Aksi durumların tamamında işlem hukuken sakatlanmıştır, yok hükmündedir.  Ama Yunanistan Türklerin hukuki statüsünü belirleyen antlaşmalara uymadığı gibi evrensel hukuk ilkelerine de uymuyor.

Yasalar Karşısında Eşit Yurttaşlık İlkesi: Kilise Emlakı v. Vakıf Emlakı

Vakıf hukukunu belirleyen antlaşmaları bir tarafa koyalım Yunanistan, kendi iç hukukunda Kilise Topraklarına gösterdiği saygıyı, onunla aynı hukuki statüdeki Türk Vakıf mallarına göstermiyor. Kiliseye ait tüm malların yönetimindeki ana söz sahibi olan Atina Başpiskoposu’nun seçim usulüne karışmıyor, “metropolitleri devlet belirler, kilise karışamaz” demiyor, Kilise meclisinde kimlerin olabileceğini belirlemiyor, Kilisenin topraklarının idaresi ile ilgili kurumuna atama yapmıyor, zaten Kilise topraklarını da satmıyor.

Aynı saygıyı esasen bir Türk kurumu olan Fener Rum Patrikhanesi’nin idaresinde görünen Yunanistan’daki topraklar ve gelirleri ile, yine Fener’in kendi topraklarına yaptığı metropolit atamaları için de gösteriyor. Bunun tek gerekçesi, Anayasasında dininin Ortodoks olduğu belirtilmesi ya da Yunan kökenlileri kayırmak da değil.

Ortodoks Ermeniler, Katolikler, Protestanlar, Yahudiler de dini cemaatlerinin işleyişi, dini liderlerinin seçilmesi ya da cemaatlerinin mülkleri ve bunların idaresi, açacakları okullar gibi konularda özgür bir ülkede yaşama hissini paylaşıyorlar. Yunanistan Anayasası bu güvenceyi tüm dini azınlıklara, dini cemaatlere tanımış. Yine Anayasaları sadece Ortodoks Kilisesinin malları için değil tüm dini cemaatlerden ve dini amaçlı hayır kurumlarından emlak vergisi alınmayacağını düzenliyor. Ama Türklerin Vakıf Malları vergiye tabi, vakıfların idaresi de doğrudan devlet eliyle yapılmak isteniyor. Peki, Türk Vakıfları nedir? “Hayır kurumu” değil mi? Müslüman Azınlık derken Yunanistan burada bir dine atıf yaptığının farkında değil mi?

Tüm dini toplumlar din özgürlüğünden faydalanırken Türkler faydalanamıyor. Yunanistan Türklerin dini liderlerini ve vakıf yöneticilerini kendi belirlemek, kamusal ekonomik kaynaklarını kurutmak, kimliklerini yeniden tanımlamak, değiştirmek, Türklükten arındırmak ve onları devlet yetkililerinin hep tekrarladığı gibi Müslüman Helenler haline getirmek istiyor.

Dahası azınlıklarla ilgili çıkardığı tüm yasa ve kararnamelerde, 1980’den itibaren kendini sadece Lozan Antlaşması ile bağlı saymak suretiyle, hem azınlık tek bir bölgeyle sınırlandırılmış (Batı Trakya) hem de “Müslüman azınlık” ifadesine atıf yapılmak suretiyle Türk kimliği üzerinden bir azınlık hukuku, hakkı söylemi dışlanmıştır.

Yunanistan’ın Diğer Türk Azınlığı

Ülkedeki azınlıkların hakları için bölgesel sınırlandırma getirilebilir mi? Yunanistan getiriyor. Rodos ve İstanköy’deki Türkleri azınlık kapsamı dışında bırakıyor. Bir yandan da isminde Türk ifadesini hatta sadece “Azınlık” ifadesini taşıyan dernek ve birliklere izin vermezken Pomak ifadesini taşıyan dernekler kurduruyor, Pomakça alfabeler hazırlayıp dağıtıyor.

Tüm bunlar Türk kimliğini yok etmek, azınlığı kendi içinde bölmek, 1913 Atina Anlaşması, 1920 Sevr Antlaşması ve 1923 Lozan Antlaşmasından doğan yükümlülüklerini yeniden yorumlamak politikasının bir parçası gibi görünüyor.

Aslında Türkler için Cunta Dönemi’nin devam ettiği belirlemesini yapmak doğru olur. Çünkü gerek Onikiada Türkleri gerekse Batı Trakya Türklerinin hakları, 1967’de askeri yönetim iş başına gelince sabote edilmişti. 1967’den önce Türk cemaat, illerde “Cemaat Reisini” ve “Cemaat Yönetim Kurulu” üyelerini kendisi ve özgür iradesiyle seçmekteydi. Yunanistan’ın ilgili anlaşmalarla yükümlülük altına girdiği bu idari özerklik uygulaması, 1967’den itibaren vakıf yönetimine indirgendi. Seçimle gelenlerin yetkileri de kaldırıldı ve atama yöntemine geçildi.

1974’de Cunta dönemi bitti ama Türkler için Cunta yönetimi baki kaldı. Ülke seçim sistemine dönüldü ama Türklerin kurumlarına atama yönteminden dönülmedi; ülkenin sadece geri kalanına demokrasi geldi. 1980’den itibaren azınlığı ilgilendiren konuların tamamı ve vakıfların hukuki durumunu düzenleyen yasa ve kararnameler, 1967-1974 Cunta döneminin getirdiği sistemin yasallaştırılmasından ibaret oldu. Kurumların yapısı bozuldu, Türklerin azınlık hakları zedelendi, vakıfların idaresiyle birlikte Türk azınlığın kamusal ekonomik kaynakları da Yunan devletinin eline geçti.

Başmüftülük Makamının Oluşturulamaması Sorunu

Sorunların hepsi birbiriyle bağlantılı ve sanki biri çözülürse hepsi barışçıl bir çözüme ulaşabilir gibi. Bizce öncelik Başmüftülük makamının oluşturulmasıdır. Türk azınlığın hukuki statüsünü belirleyen kurallar bir bütün ve bu kurallara uygun şekilde yani seçimle göreve başlayacak bir Başmüftü, Yunanistan’ın azınlıklarla ilgili uluslararası hukuka uyduğunun göstergesi olabilir.

Tüzel kişilik olduğu 1920 Sevr Antlaşması’nda vurgulanan İslam Cemaati’nin işleyişini tanzim ve denetleme yetkisi Başmüftü’deydi. Vakıf idaresiyle ilgilenen Cemâat-ı İslâmiye de denetçileri dışında Başmüftü’ye karşı da sorumluydu, hesap veriyordu. Başmüftü seçiminin yapılamaması, azınlık haklarıyla ilgili her türlü koruma hükmünün çiğnenebilmesini Yunanistan için kolaylaştırmıştır.

Başmüftü seçimi için müftülük seçimlerinin Dedeağaç’ta (Alexandrapolis) da yapılması ve diğer seçilmiş müftülerin de tanınması gerekir. Zaten sistem Patrik seçimiyle tamamen aynı. Hem İstanbul’daki Patrik hem Yunanistan’daki Başmüftü seçimi birbiriyle aynı usule dayanıyor, sonuçta ikisi de Osmanlı kurumuydu ve Yunanistan’a toprak bırakılırken bu sistemi uygulama zorunluluğu da bırakılmıştı.

Osmanlı 1913 Atina Anlaşması’yla hukuku garanti altına aldı, savaşın kazananları 1920 Sevr Anlaşmasıyla bu hukuka Milletler Cemiyeti güvencesi getirdi, 1923 Lozan Antlaşması da bu anlaşmaların Lozan Antlaşması ile birlikte Yunan Parlamentosu’nda onaylanacağı şartını koyarak tüm hukuk sistemini birbirine bağladı.

1913 Atina Anlaşmasında yer alan vakıf yönetiminin ve müftülerin İstanbul’la (Cumhuriyet’le birlikte Ankara) bağlantısını Şeyhülislam (şimdi Diyanet İşleri Başkanı) üzerinden kuran hükümler de bahsettiğimiz bütünlüklü hukuki statünün parçası.

Fener Rum Patrikhanesi, bir Türk kurumu olmasına rağmen Yunanistan’daki mülklerine, idari yetkilerine sahip çıkabiliyorken Yunanistan’da bunun muadili olan Başmüftülük makamının dahi oluşturulamamasının bir sorun olduğu görülmeli ve anlatılmalıdır. Patrikhane 1928 tarihli ve devletler hukuku alanına girmeyen iki kilise arasındaki bir anlaşmaya dayanarak mülkünü, yetkisini koruyup Yunan mahkemeleri aracılığıyla hükümetlerin geri adım atmasını sağlayabiliyorken Yunanistan’daki Türklerin devletler hukuku alanındaki güvencesine rağmen makamlarını, mülklerini, haklarını ve dahi kimliklerini koruyamaması kabul edilemez. Türkiye’deki Rum azınlıktan ayrı bir varlık olarak kendini oluşturan Patrikhane gibi Yunanistan’daki Türk azınlıktan ayrı bir varlık olarak kendini oluşturacak Türk İslam Birliği/ İslam Cemaati İdaresi gibi resmi olarak tanınmış bir yapıya ihtiyaç bulunmaktadır. Bu yapının yeniden canlandırılması gerekir. Bunun hukuki zemini de Başmüftülük makamını düzenleyen hükümlerde bulunmaktadır.

Doğrusu Türk azınlığın hukukunu hayata geçirme yükümlülüğü Yunanistan’ın ama bu hukukun sağlanmasından Lozan Antlaşması gereği Türkiye de sorumludur. Ya yol bulmak ya yol yaratmak zorundadır.

Türkiye-Yunanistan İlişkilerinin Türk Azınlığa Etkisi

Türkiye-Yunanistan ilişkileri, 15 Temmuz 2016’dan bu yana olağanın dışında bir gerginlikte seyrediyor. Yunanistan’a sığınan darbeci teröristlerin iadesinin sağlanmaması ve hala daha bu örgütün kaçaklarına kucak açması temel neden ama süreç içinde Doğu Akdeniz’deki deniz egemenlik alanlarına dönük gerilim, Kıbrıs’ta yeni bir çıkışın aranması ve henüz resmi bir söylemle zikredilmese de Ege’de işgal edilen Türk adaları, iki ülke ilişkilerindeki sorunlu konulara eklendi. Türkiye, (işgal edilen adalar hariç) tüm konu başlıklarında tamamen farklı ve kararlı bir politika izliyor artık.

İçinde bulunulan gerginlik dönemi ise taraflardan birinin çok ciddi bir geri adımı ile ya da iddialarından vazgeçmesi ile bitebilir. Yunanistan’daki Türklerin iki ülke arasındaki gerginliklerden olumsuz etkilendiği bir vakıa ama doğruyu söylemek gerekirse ilişkiler iyi olduğunda da aslında Türk azınlığın hiçbir sorunu çözülmedi. 1999’dan itibaren 2016’ya dek uzunca bir süre ilişkilerin çok iyi olduğu söylendi ama ne Yunan ders kitaplarındaki Türklere karşı nefret duygusu işleyen ibareler çıkarıldı ne Seçilmiş Müftüler tanındı ne Vakıf idareleri için seçime gidilmesi sağlanabildi ne de Onikiada’da Türk okulları eğitime ya da camiler ibadete açıldı.

Görüşmelerin basına yansıyan kısımlarında bu sorunlar yer alamadı. Müftülük sistemini kökünden yeniden düzenlemek için getirilen 240 İmam Yasası, işte “iyi” denilen dönemde, 2007’de çıkarıldı. Müftü seçimini bu imamlara yaptırıp kağıt üzerinde hukuka uymuş görünme projesinin bu ilk adımı durdurulamadı.

Ama ne zamanki iyi denilen dönem bitti, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı sıfatıyla Yunanistan’a giden Erdoğan, Başmüftü seçimi gereğini söyleyiverdi. Kötü dönemler değil, uzlaşı aranırken alttan alınan dönemler biraz daha korkutucu sanki. Yunanistan’ın taze Başbakanı Miçotakis’e yakın kaynaklardan Atina ile Ankara arasında “gizli diplomasi” başlatıldığı haberi 13 Ağustos’ta basına sızdı.

Yunanistan Dışişleri Bakanlığı’nın deneyimli diplomat Dimitris Avramopulos’u Ankara’ya gönderdiği ve Ankara’nın da gözlerden uzak ve basını katmadan yeni bir uzlaşı modelini denemeyi kabul ettiği aktarılıyor. İlk ele alınacak konu Ege’nin güneydoğusu, Rodos ile Girit arası ve S-400’lerin yerleşeceği bölgeler olacak.

Eylül ayı boyunca da Yunan basınında Kıbrıs’ın NATO üssü olmasının görüşülmekte olduğu iddiası dâhil bu gizli görüşmelerin içeriğine ilişkin ayrıntılar yer aldı. Türk Azınlığın sorunları böyle uzlaşı arayışları esnasında masaya konulamıyor ve gerçek sorun da budur.

Umalım ki Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Başmüftü çıkışı, salt bir söz olarak orada kalmasın. Yine umalım ki kandırmaca yapılıp da 240 İmam Yasası üzerinden Başmüftü seçimine gidilmesin de antlaşmalardaki hukuka uygun bir sistem kurulsun.

Kaynak
yorungedergi.com
Etiketler
Daha Fazla Göster

İlgili Makaleler

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu
Kapalı
Kapalı

Reklam Engelleyici Algılandı

Lütfen reklam engelleyiciyi devre dışı bırakarak bizi desteklemeyi düşünün